Uzun zamandır arzuladığım bu seyahatin ilk anlarında hissettiğim o körpe heyecanı kelimelere dökmek benim için oldukça zor. Uçaktayken zihnimde birçok filmin sekansları bir bir canlanarak bu heyecanı farklı bir noktaya taşıyordu. Sanki sinematografik bir kurgunun içindeydim; birazdan o izlediğim, hayalini kurduğum sokak imajlarının içine adım atacak, o karelerin içinde yürüme telaşına düşecektim. Beyaz perdenin iki boyutlu estetiği, birazdan adımlarımla derinlik kazanacaktı.
İlk durağım: Atina
Uçaktan indiğimde beni karşılayan atmosfer, uzaklaşmaktan ziyade tekinsiz bir yakınlık hissiydi. Sokakların ritmi, havada asılı kalan o Akdeniz kokusu, köşebaşlarından yükselen aşina sesler, masaları donatan yemekler, yolda yürüyüşü ve tavırlarıyla coğrafyamızın ortak mirası o tanıdık “dayılar”… Her şey o kadar bizdendi ki, sınırları aşmış ama zihinsel sınırların dışına çıkamamış gibiydim. Atina, bana bir yabancı gibi değil; uzun zamandır görmediğim ama ilk görüşte hemen tanıdığım, aynı iklimde büyüdüğüm eski bir dost gibi bakıyordu.
Ancak bu tanıdıklık hissi, buranın antik bir dünyanın gölgesinde yükseldiği gerçeğini değiştirmiyordu. Sokaklardaki o Akdeniz kaosu, başımı her yukarı kaldırdığımda Akropolis’in o zamansız, vakur duruşuyla çarpışıyordu… Zihnimde durmadan Antik Yunan döneminin o mistik havasının esintileri canlanırken bugün gözlemlediğim bu sokaklar uzun yılların kültürel etkileşimiyle çok farklı bir hissiyatı benimle paylaşıyordu.
Akropolis, Monastiraki, Agora, Syntagma, Pire…. Sokaklarında günlük rutinin çok uzağında keşfetme duygusuyla yürümek, bu zamanın ortağı olabilmek, bu kalemi daha da romantik bir hale taşıyor. Monastiraki’nin o cıvıl cıvıl meydanı, birçok binanın duvarlarını süsleyen grafitiler, sokak müzisyenleri ve aralarında bulunan zamanın elinden kurtulmuş antik fısıltılar… Sanki Ahmet Hamdi’nin ‘Beş Şehir’ kitabının olmayan Atina bölümündeydim. Akdeniz’in bu yaşayan, sıcak zaman kırıntılarını soluyarak, coğrafyanın ve iklimin aniden büküleceği o puslu Kuzey eşiğine doğru yola çıkma vakti gelmişti.
Bir sonraki durağım: Budapeşte
İçten bir itirafla başlamak gerekirse; bu şehrin beni bu denli sarıp sarmalayacağını ve derinden etkileyeceğini hiç tahmin etmemiştim. Atina’nın o tanıdık, güneşli kadrajından sonra burada gözümün önüne bambaşka, puslu bir sinematografik filtre yerleşiverdi. Öyle ki, Tuna’nın teni kesen o keskin soğuğuna aldırış etmeden, nehrin iki yakasında çiğnemediğim neredeyse hiçbir sokak bırakmadım. Zihnim öylesine büyülenmişti ki, ayaklarım da o amansız yorgunluğu tamamen yok sayarak bu kenti arşınlamaktan gizli bir haz aldı. Tabii, o büyülü saatlerin acısı akşam otel odasında fazlasıyla çıkacaktı… 🙂
Tuna’nın heybetli köprüleri, Parlamento Binası, Budin Kalesi ve Fisherman’s Bastion bu yorgunluğa fazlasıyla değmişti. Özellikle bu sokakları Noel döneminde deneyimlemem, şehrin o masalsı kış dokusunu tüm hücrelerimde hissetmemi sağladı. Aziz Stefan Bazilikası’nın büyüleyici mimarisinin hemen karşısında kurulan o ışıltılı Noel pazarında, zamanın bana ayırdığı o küçük köşede sıcak şarabımı yudumlarken, yüzleri ısıtan loş ışıkların altında insanların o saf heyecanına ortak olmak tek kelimeyle etkileyiciydi. Atina’nın o evimde hissettiren samimiyeti ile Budapeşte’nin beni şaşırtan bu masalsı kış dokusu, 14 günlük seyahatimin en unutulmaz ilk sayfaları oldu. Şimdi sırada, bu yolculuğun ritmini ve mimarisini bambaşka bir boyuta taşıyacak olan o iki meşhur komşu var: Viyana ve Prag. Ayaklarımın yorgunluğunu unutup, o imparatorluk sokaklarında kaybolmaya hazır mıyız?




