Aynı Kadrajda Yedi Şehir | Sekans II: Klasik Melodilerden Zamanın Durduğu Sokaklara (Viyana – Prag)

Aynı Kadrajda Yedi Şehir | Sekans II: Klasik Melodilerden Zamanın Durduğu Sokaklara (Viyana – Prag)

Avatar photo
Comment Icon0 Yorumlar
Reading Time Icon5 min read

Sanırım kaybolmayı yeniden tanımladığım anlar için kalem sallıyorum. Dekoru asırlar önce tamamlanmış bir opera figüranının bakışlarıyla geniş meydanları, sadece binaları birbirinden ayıran boşluklar değil; tarihin, politikanın ve sanatın aynı anda nefes aldığı birer açık hava sahnesinde melodileri takip ediyorum. Adımları hizaya sokan bu imparatorluk estetiğini, simetrinin ve mermerin hüküm sürdüğü devasa bir aristokrasi başkenti olarak adlandırmak yanlış olmayacaktı. Burada adımlamak, fısıldayan bir şehrin gölgesinde adeta bir protokol yürüyüşü yapmaktı. 

Opernviertel’in ritmik ve sanatsal akışına kapılıp adımlarımı sürdürürken, arka planda parke taşlarına çarpan fayton atlarının tıkırtıları kentin o köklü melodisine eşlik ediyordu. Hofburg İmparatorluk Sarayı’nın heybetli kavisleri ve mermer rölyeflerindeki mitolojik figürler karşısında zamanın yavaşladığını hissetmemek imkansızdı. Bu devasa taş blokların arasından geçip Maria-Theresien-Platz’a vardığımda, devasa heykellerin gölgesi bir imparatorluğun estetik güç gösterisini zihnime teker teker kazıyordu.

Fakat Viyana sadece imparatorluk debdebesinden ibaret değildi; sokakların derininde, zihnin ve melodilerin şekillendiği bambaşka bir katman vardı. Piaristenviertel’in ve Sigmund Freud Parkı’nın dinginliğine sığındığımda, bu kentin, zihinsel bir arayışın somut bir yansıması olduğunu hissetmek kaçınılmazdı. Freud’un insan zihninin karanlık odalarını araladığı, Ludwig Wittgenstein ve Karl Popper’ın dilin ve hakikatin sınırlarını tartıştığı bu sokaklarda adımlamak, kentin entelektüel mirasını doğrudan solumaktı. Burası; Mozart’ın dehasını, Beethoven’ın hırçın senfonilerini ve Franz Schubert’in o buruk melankolisini aynı havada yaşatan devasa bir müzik kutusuydu.

Dışarıdaki soğuk rüzgardan kaçıp geleneksel bir Viyana kafesinin ahşap ve sıcak dokusuna sığındığımda ise zaman gerçekten durmuştu. Pencere kenarındaki masamda, taze bir Krapfen ve gümüş tepside sunulan kahvem eşliğinde sokağı izlerken kendimi Stefan Zweig’ın Dünün Dünyası sayfalarında hissediyordum. Gazetesini tahta askısından alıp saatlerce tartışan düşünürlerin, şairlerin ruhu halen o yüksek tavanlı salonların köşelerinde fısıldaşıyordu. Kafenin sıcak atmosferinden çıkıp yeniden kentin kalbine karıştığımda ise Stephansplatz ve Votivkirche gibi gotik yapılar gökyüzüne doğru yükseliyordu. Aziz Stefan Katedrali’nin önündeki o kış kalabalığı ve tarihi dokunun üzerindeki loş ışıklar, Viyana’nın hem bir müze hem de yaşayan bir rüya olduğunu tescilliyordu.

 

 

Ve Prag…

Bir masal kitabının asırlar öncesinde kurgulanmış sayfalarına adım atmış gibiydim. Wenceslas Meydanı’nın başında tüm heybetiyle duran Ulusal Müze (Národní Muzeum), Viyana’nın aristokratik anılarını selamlar gibiydi ama şehir ara sokaklara çekildikçe kendi büyüsünü fısıldamaya başlıyordu, tabii kentin iliklere işleyen o keskin soğuğunu da es geçmemek lazım. 🙂

Havel Pazarı’nın (Havelské Tržiště) 1232’den beri durmaksızın atan kalbine karıştığımda, ahşap tezgâhlardan süzülen el yapımı hediyelikler ve renkli çatıların altında geçen zaman beni Orta Çağ’a ışınlıyordu. Sokak aralarından yükselen tarçın, şeker ve köz kokusu adımlarıma rehberlik ediyordu; taze pişmiş sıcak bir Trdelník alıp sokakları adımlamak, Prag’ın bu tatlı nostaljisini tatmanın en lezzetli yoluydu, zira metrelerce uzayan iştah açıcı kuyruklar sizi ister istemez bu ritüelin bir parçası yapıyordu. 🙂

Eski Şehir Meydanı’na vardığımda ise “Zamanın Durduğu Sokaklar” ifadesi somut bir gerçekliğe büründü. Astronomik Saat’in (Orloj) önünde durup kadranın üzerindeki figürlerin dönüşünü izlemek, zamanın büküldüğü farklı bir çağa tanıklık etmek gibiydi. Gökyüzüne doğru tırmanan gotik kulelerin gölgesinde zaman aksa da buradaki doku hiç değişmiyordu.

Şehrin tekinsiz ve varoluşsal damarına ulaşmak için yönümü Franz Kafka Müzesi’ne çevirdim. Müzenin karanlık, kasvetli ve labirentimsi koridorlarında yürürken, Kafka’nın zihnindeki o bürokratik kâbusları ve yalnızlığı derinden hissettim. Buradan elime geçen iki somut hatıra; zihnimde Gregor Samsa’nın odasını yeniden kuran Dönüşüm kitabı ve Der Spiegel’in Kafka özel sayısıydı. Prag Kalesi’ne ve Aziz Vitus Katedrali’nin siyah taşlı Gotik kulelerine tırmanırken, Kafka’nın neden tüm yaşamı boyunca bu labirentin içinden sıyrılamadığını daha iyi anlıyordum. Prag, insanı içine çekip bırakmayan büyüleyici bir kapandı.

Adımlarımı Vltava Nehrinin kıyısına, Karl Köprüsü’ne (Charles Bridge) doğru sürüklediğimde puslu havanın altında nehirden havalanan kuşların kanat sesleri, köprünün iki yanındaki taş aziz heykellerinin sessiz tanıklığı ve haç üzerindeki İsa figürünün melankolik duruşu aynı kadrajda birleşiyordu. Tüm bu tarihsel kütlenin tam karşısında durup varlıklarına tanıklık etmek ise anlatılması güç, eşsiz bir histi. Elde bir kutu soğuk Pilsner Urquell ile Vltava kıyısında kentin puslu silüetini izlemek, Prag’ın o mistik sarhoşluğuna teslim olmaktı. Viyana adımlarımı hizaya sokan ihtişamlı bir vals ise, Prag haritasız kaybolduğum karanlık ama büyüleyici bir romantizmdi. Klasik melodilerin dindiği yerde kadrajdan geriye kalan, zamanın durduğu o sokakların yankısıydı.

Share this article

Avatar photo
About Author

Sabri Ekşi

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer Yazılar