Berlin; Berlin ama hangi Berlin? Örneğin Vapiano’da müzik eşliğinde Risotto-şarap veya Beckett’s Kopf’da dilediğiniz bir kokteyl mi? Mustafa’s Gemüse Kebab’da bir porsiyon döner veya Malafemmena’da bir dilim pizza mı? Berliner Fernsehturn’dan bütün kenti seyretmek veya Alexander Meydanında mahşeri kalabalığa karışmak mı? Veya diğer yüzüyle köprü altında yatıp kalkanların, madde müptelalarının, genelev sakinlerinin, müşterilerinin, hatta yasa dışı fuhuş organizatörlerinin, muhabbet tellallarının, cepçilerin, hırsızların, katillerin Berlin’i. Kentin göz alıcı debdebesinden ve ışıklarından saklanarak yaşayan ama yüzyıllardır öyle yaşayan bir insanlık numunesinin yüzü mü? Yoksa sokaklarının her köşesinde bir hikayeyle süslenmiş zamansal portresiyle imgeleri süsleyen Berlin mi? Hangi Berlin gerçek Berlin’i yansıtıyor?
Bu söylemleri Berlin’den çok uzak bir noktadan kaleme alıyorum; hiç deneyimlemeden, tatmadan ve dönüştürmeden. Bugün de Dieter’in bizlere sunduğu Berlin’i ele alacağım, en azından alma telaşında kalemimi sallayacağım. Dieter’in Berlin sokaklarında üstlenmiş olduğu misyon, bize farklı soruları ve çıkarımları ele alma şansını tanıyor. Yıllarca sokaklarda yaşama deneyimini küçük bir sokak turizmine taşıyıp bu deneyimleri ‘görmek’, ‘anlamak’ isteyen kişilerle paylaşma telaşı, takdire şayan. Tabii sokakta bulunduğu haliyle(İmajıyla) bu sokak turizmini yapsaydı yine arkasında merakla bu konunun takipçisi olan insanlar bulunur muydu, değerli bir soru halini alıyor. Yine baktığımızda çok planlı olmasa da modernize edilmiş bir kafile edasıyla, sokak yaşamını bir seyirlik müze haline taşıma durumu da oluşmuş oluyor. Ama yine de şehir imgesini çok farklı bir noktaya taşıdığı söylenebilir. İlk olarak şehrin kültürel dışavurumu olan heykellerini şehrin kamuya açık kurutmalığı olarak tanıtıyor ve bu oldukça başkaldırıcı bir alay edasıyla şehir imgesinde kendine yer ediniyor. Daha öncesinde sokakta yaşayan insanların nasıl giyindiği, giydiklerini nasıl yıkadığına dair belki de sorularla zihinlerini bulandırmayan dinleyiciler, bugün eşyalarını nasıl kuruttuklarını hatta bunu gözlerinin çok da önünde yaptıklarının farkına varıyor. Zaten genel olarak bakıldığında dinleyiciler ile yapılan röportajlarda da buna dair izler alabiliyorsunuz. Bunlardan en çarpıcısı sokakta yaşayan biriyle tanışma deneyiminden bahseden oluyor. Sokakta zamanın nasıl farklı anlamlar taşıdığı, ölümün sıradanlığı ama aynı zamanda ölüme dair bir yorum geliştirebildiklerini kısacık ama dolu dolu olan bu kısa belgesel haberden alabiliyoruz. Aslında yine video üzerinden tekrarlara düşüp buraya o ifadeleri taşıma telaşında olmak istemiyorum, zaten izlerken buna dair yorumları zihninizde hissediyorsunuz. Varmak istediğim asıl mesele sokakta yürüyorum ve görüyorum diyebilmenin hem büyük bir derinlik hem de büyük bir sorumluluk taşıdığına dair iradeden bahsetmek. Ankara’da öğrenci yıllarımda buna benzer bir hikaye ile tanışma şansım olmuştu ama burada olduğu gibi seyirlik bir haldeyken değil, sokak yaşamının tam ortasında. Beni ne kadar derinleştirdiğini hatırlayabiliyorum, özellikle aynı kişiyle bir yıl sonra yapmış olduğum sohbette nasıl dönüştüğünü de deneyimlemiş olmak, çok ilginçti. Belki de hayatımda ilk kez bir insanın bu kadar süre zarfında böyle bir dönüşüm yaşadığını sezmiştim. Tekrarlamakta yine yarar var, sokakta zaman başkadır.
KAYNAK:




