Filmografisinde Gladyatör, Marslı, Gucci Ailesi, Cennetin Krallığı gibi yapıtlar bulunan ve bu yapıtlarla sinema algısallığımda bir fikre dönüşen Ridley Scot, bu defa eleştirel anlamda kalemimi sallayabileceğim bir eseri filmografisine eklemiş, yani Napolyon’u. Aslında filmi izlememiş olsam ve Joaquin Phoenix, Vanessa Kirby oyuncu tercihleriyle bu yazıyı kaleme alma telaşında olsam, merak dolu ifadelerle yazıyı bitirme halinde olabilirdim.
Yaklaşık olarak 158 dakika süren film, bitişiyle beraber çoğunlukla görsel bir geçiş hissiyatı veren ve hikaye anlamında derinlik bulundurmayan bir yapıt olarak maalesef kendine yer edindi. Napolyon’a dair ilk sinema deneyimim Abel Gance’ın 1927 yapımlı sessiz filmi, Napolyon filmidir. O filme nazaran Ridley Scot’ın eseri, ironik bir şekilde daha sessizdi diyebilirim (!). Abel Gance’ın Napolyon’u (Beş buçuk saatlik bi yapıttır.); bir hikaye, fikir, dönem, biçem adını hangi kelime ile doldurmak isterseniz isteyin bir bakış açısı sunmaktadır. Keza bu bakış açısı, şahsım adına, daha öncesinde Napolyon ile ilgili okumalarımı pekiştirmiş ve bunu bir imaj haline dönüştürebilme hissiyatı vermişti. Ama Ridley Scot özeline gelirsek, eksik olan birçok şeyden bahsetme halinde bulunabiliriz. Genel olarak bir ciddiyetsizlik hakimiyeti, filmin her anında kendisini hissettirmektedir. Tabii bunu sadece Ridly Scot özeline almak da oldukça yanlış olacaktır. Senarist olarak bir Amerikalı olan David Scarpa karşımıza çıkıyor, maalesef bültenlerde okuduğum kadarıyla Gladyatör 2’de onun kaleminden çıkacak görünüyor, umarım bu durumda bir değişiklik yaşanır.

Sanırım beklentilerimi oldukça yüksek tutmam ve bu şekilde bir film ile karşılaşmam, eleştirel bakışımı daha da perçinliyor. Öyle ki oyunculuğunu her ne kadar beğeniyor olsam da Jaoquin Phoenix; maalesef Napolyon olmamış, olamamış, o fikre bürünememiş. Tabii ki tarihsel tek bir bakış açısı bulunmuyor, beklentim sığ bir tarihsel anlatının seyirlik hale gelmesi değil. Bu filmden beklentim; Josephine ve Napolyon’un Fransa’sını hissedebilmek, Savaş ve Barış (Tolstoy’un eseri)’ın içeriğine işleyen ve Rus aristokrasisini derinden etkileyen Napolyon’a dair bir diyalog anını bir sekansta yakalamaktı. Ama maalesef bunlardan uzak bir deneyim olarak kendine yer edindi. Bir Napolyon filmi nasıl çekilmezdi diye bir yorumlama geliştirsem, karşılığını bu filmin imzasında bulabilirsiniz. Apple TV için daha uzun versiyonu olacağına dair ifadeler de okudum ama bu durum pek umut besletmedi.
Toparlayacak olursam; film genelinde karakterle bütünleşemediğimiz, yan karakterleri tam olarak duyamadığımız, farklı bir tema (Örnek verecek olursak Josephine ile olan aşkları.) hissedemediğimiz, sadece bizi savaş sahneleriyle büyülemeye çalışan ve gişe hedefleyen bir sekansın ürününe, sadece keşke diyebiliyorum.




