Zamanın tanımlanabilirliği, daha doğru ifade ile duyumsanabilirliği, insanoğlunun varolma adına yaptığı her iz parçasında kendini göstermektedir. Tabii bunu okuma uğraşı ise, deneyimler bütününün fikre dönüşme anlarından oluşan ve sonunda tutarsızlığa bürünen bir hissiyat halidir. Bu soruyla hiç kendini yormayan bir zihnin varlığı dahi, yani o şahsın kültürel doygunluğu, bu mazinin gölgesinde kendine yer bulan bir zamansallıkla, yarın diye ifade ettiğimiz bir sonraki solukta devamlılık sağlamaktadır. Peki en basit anlamda tüm bu çeşitliliğin asıl sorusu olan zaman nedir? Zamanın varlığı, enerji hareketi ile sağladığımız bir daireselliğin tekdüze döngüsü müdür? Yoksa zamanı terbiye ettiğimizi sandığımız bir sekans mıdır? Bu soruyu düşünmek, nasıl bir hazzın veya hazsızlığın habercisi olabilir?
Bu yazı, bir yönetmenin son eserim diye adlandırdığı filmin paradigmatik bir analizi değildir. Bir tavsiye yazısı veya olumsuzlama halinin dışavurumu da değildir. Bu yazı; bugünün, şu anın, nefes almamızın bilinçsizleştiği, yani “normal” bir anın romantik bir şekilde kaleme alındığı, kimilerince anlamsız bir çabanın izdüşümüdür.

Bu yazının veya bu filmi izleme deneyiminin sonunda zamanı yeniden keşfetmiş olmayacağız, daha önce bahsettiğim gibi yeni bir tutarsızlık hissiyatı geliştirmiş olacağız. Bu tutarsızlık ise kişinin düşün sınırlarını her geçen gün farklılaştıran bir irade haline dönüştürmesinde, sadece bir göstergedir. Sadece diye ifade etmem bir değersizlik anlamına gelmesin, maalesef dilsel bir titizlik de insanı sarıyor, fikri sunabilecek bir gösterge bulabilmek çok değerlidir, ortaklık hissiyatı verir, yani en ilksel ihtiyaçlarımızdan birini. Bela Tarr zamana bıraktığı son eseri ile biz izleyicilerine bir ortaklık sunuyor, bu ortaklığı duyumsamaya hazır mısınız?




