Ankara’da yürürken parklardaki su birikintileri hiç gözünüze takıldı mı? İçinizden Ankara’da deniz olmamasından kaynaklandığını söyleyenleri duyar gibiyim ama işin aslı bu yapay birikintilerin herhangi bir doğal su birikintisiyle bağlantısı olmayan bir durumda oluşu, kafamda farklı şeyler canlandırıyor. Alt tarafı taşlarla çerçevelenmiş, sınırları yine bizler tarafından belirli bu yapılar istenilen zamanlarda suyu mekanizma sayesinde devir daim yaparak bir döngü oluşmasını sağlıyor. Tabi bu sürekli olan bir durum olmadığından mekanizma durdurulduğunda suyun üzeri pislikten bir kabukla örtülmüş öyle durgun ve ölü, durup duruyor. İçinde balık da olmaması bu imajı daha da anlamsız kılıyor. Oysa denizlerde, ırmaklarda, derelerde vs. bu örneğe karşın yaşam ve canlılık dolu, hızla akıp gidiyor.
İnsanlar da işte tıpkı böyledir. Hızla akan yaşamın yanında kendilerine küçük bir yapay su birikintisi yaparlar. İnsanlar, faal haldeyken döngü durmadan devam eder. Akşam olduğunda mekanizma kapatılır ve durgunluk her yere hakim olur. Bu şekilde her döngü iç içe geçerek büyük bir yapaylık oluşturur. Sınırlarımız bellidir, güvenli olduğumuzu hissetmek için alttaki taşları daha da sağlamlaştırmaya çalışırız. Mekanizmayı defalarca elden geçiririz ama gün sonunda her yere yine durgunluk hakimdir. Bu yapay bakış açısında yaşadığımıza kendimizi inandırır ve devam ederiz. Belki de haklıyızdır yaşamak bu sınırlar dahilinde olandır ama gün sonunda baktığımızda insanlar o yapaylık içinde kokuşur, o yapaylıkta ölüp giderler. İşte biz bu durgunluktan gelen kokuşmuşluğa, böyle bir yozlaşmaya varoluş adını veriyoruz. Daha açık olayım; istediğimiz bazı şeylerin hep aynı kalması, bazı isteklerimizin hiç değişmemesi, zevkli olanın her daim devam etmesi. Özetlersek tanrıcılık oynamaya çalışıyoruz aslında. Küçük yapaylığımız da, yaşam selinden korunmak için barikatlar kuruyoruz. O yapaylığa kendimizi, ailemizle, tutkularımızla, kültür değerlerimizle, korkularımızla, tanrılarımız ile kapatıyoruz ve o yapaylıkta ölüp gidiyoruz.
Ama yaşam hiç de böyle değil. Yaşam durağan değil, ağacın döktüğü yapraklar gibi hiçbir şey sürekli değil. Sonsuza kadar değişmeden kalan hiçbir şey yok. Her şey değişiyor ve ölüp gidiyor. Hiç gölgesi havaya düşen yaprak dökmüş bir ağacı seyretmişliğiniz oldu mu? Ne muazzam bir görüntüdür bu: Bütün dallarının çizgileri belirginleşmiştir. O yaprak dökmüş, soyunmuşluğu, çıplaklığı içinde ağaç bir şiir gibidir, bir şarkı gibidir. Bütün yapraklarından soyunmuş baharı bekler durumdadır. Bahar gelince yine ağaç binlerce yeşil yaprağın müziğiyle dolacaktır. Sonra yine mevsimi gelince yapraklarını döküp gene baharı bekleyecektir. İşte yaşam böyledir.
Ama bunca laf kalabalığı sonrası varacağımız nokta bir temelsizlik düzleminde olacağından sadece zihinleri ufaktan bir sallamak en güzeli olacak gibi. Ondan dolayı bu soğuk kış akşamında yazabileceğim en net şey, öylesine bir yazıydı demek olacak gibi görünüyor….




